
bir aslan miyav dedi
minik fare kükredi
fareden korktu kedi
kedi pır uçuverdi........
suç kedilerin, farelerin kükremesine neden izin veriyorlar? hem sonra bu aslanlara da neler oluyor canım, ne diye miyavlıyorlar? hiç onlara göre mi miyavlamak?
zaten kim kendi sesiyle konuşuyor ki bu dünyada? kim kendi işini yapıyor ki? ve ne kadar dogru yapıyor ki? oysa kendi cümlelerimizi kurmaya başlasak, kendi ağzımızı kullansak; fareler kükremeyi, kediler pırpırlanıp uçmayı bırakacaklar... ve dahası aslanlar miyavlamaktan kükremeye terfi edecekler.
ama kendi sesimiz dolar euro karşısında her gecen gün biraz daha deger kaybediyor ve bizler bunun seyircisi oluyoruz. birileri "hiç" hakları olmadıgı halde baska birilerini bombaların ortasına gönderiyor. bu birileri "hiç" olduklarını unutup, "oy çogunluğu" ile karara varıyor..
söylenecek çok şey var aslında.. yada belki az şey.. ama susuyoruz. kendi sesimizi kaybetmeyi göze alıyor ve baska frekanslardan gelenlerle yetinmeyi tercih ediyoruz.
&&&
ben kediysem fareler korkmalı ve eger arslansam kediler titremeli.. yok eger insansam kendi sesim olmalı..
sen kediysen sen korkma, fareler korksun! ve eger arslansan bırak kediler korksun! yok eger ne kediyim nede arslanım diyosan o zaman kendi sesine sahip çıkmaya bak!!

kafama takıldı işte.. birkaç zamandır "bir barış şiiri" yazmak için yanıp tutuşur oldum. uğraştım, didindim; dört tane anlamlı dize yazdım. ama dizeler alt alta gelip dörtlük olamadılar, birbirlerini tamamlayamadılar bir türlü.. derken defter sayfasının üzerinde buldum kendimi. şöyle bir bakındım; hepsi başka başka yerlerdeydi dizelerin..
onlarla konuşmaya karar verdim. "gelin birleşin, alt alta gelin ve bana en güzel dörtlüğü verin" dedim. ama hiçbiri yanaşmadı buna. hepsi de inatla birinci dize olmak istiyordu. hiçbiri kabullenemiyordu altta kalmayı.. ben onları birbirine kenetlemek istedikce, onlar iyice uzaklaştılar birbirlerinden. kağıdın dört bir yanına mürekkep dağıldı, dizeler sırt çevirdi birbirine..
canım sıkıldı. belime kadar dışarı çıktım kağıttan. biraz etrafa bakındım. kimsenin bizimle ilgilenmediği dünyaya, şöyle bir göz gezdirdim. defter sayfasındakinden hiç de farklı değildi, gördüklerim.. anlıyordum artık; tüm mesele üstteki olmaktı, tüm mesele alttaki olmamaktı.. dizelerimi dörtlük yaptırmayan da, insanlarıma huzur verdirtmeyen de; hep bu üstte olma güdüsüydü..
derin bir nefes aldım ve kağıdın içine geri döndüm. parlak bir fikrim vardı;
hepsini yan yana yazdım; ve artık eşittiler..
&&&
dörtlük yapamadığım dizelere üç virgül ve bir nokta sözüm vardı şimdi..
dörtlük yapamadığım dizelerinse bana "barış" sözü vardı şimdi..

bugün sana tanıdık çerçevelerden tanıdık portreler sunmak istiyorum. sana bizi anlatmak istiyorum. ve ben bizi anlatırken, sen sizi bulursun diye ümit ediyorum. zekisin sen ve kimleri anlattığımı bir çırpıda bulacagından da hiç şüphem yok doğrusu.. ne dersin artık başlayalım mı?
ilk olarak aile reisimizden başlayalım, olur mu? kendileri ailemizin demirbaşı, evimizin direğidir.tek kusuru yerini bulamayan bir direk olmasıdır. hani kafası hep iyidir, pek ayık gezmez. bastığı yeri görmez. sık sık karar alır, bunu bize binbir nutuk çekerek anlatır. ama aldığı kararlar zulumden, acıdan ve biraz daha sefaletten başka birşey getirmez bizlere.. hep haklıdır o. ve cebinde hep parası vardır onun. ama parasını ailesi için harcamayı pek sevmez, hatta bizim ceplerimizi de boşaltır çoğu zaman.. daha ne kötü huyları vardır onun ama biz onu baştacımız yapmaktan vazgeçmeyiz bir türlü.. işte bu çerçeveden etrafa yapmacık gülücükler fırlatan alkolik adam var ya işte o benim kocam; işte ailemizin reisi o.. tanıdın onu değil mi? anladın kim oldugunu..
şimdilik beni gördüğün çerçeveyi atlıyorum ve diğer üç çerçevedekilerden bahsetmek istiyorum sana; çocuklarımdan..
eminim onları da çok çabuk tanıyacaksın.
ilk olarak kör olandan bahsedeyim. kendisi en sorunlu çocuğumdur. görmediği için; hep yanlış anlar, yanlış kararlar alır ve yanlış hamleler yapar. (kimbilir belki de doğru olanı görmek istemez, kimbilir belki de gerçeklerin canını yakacağından korkar)
ikinci portredeki ise topal olan çocugumdur. dogru olanı görür, doğru olanı duyar. ama ayağı aksadığı için; dogru olanı yapmakta hep geç kalır, yitirdiklerinin arkasından yetişemez. (kimbilir belki de yetişmek istemez, kimbilir belki de dogruların peşinden gitmeye korkar.)
ve en sonda gördüğün de dilsiz olan çocugumdur. onun doğru olanı görememek veye duyamamak yada doğru olanın peşinden gidememek gibi bir sorunu yoktur. ama o dilsizdir. konuşmaz, konuşamaz. doğru bildiğini hiçbir zaman söyleyemez.( kimbilir belki de söylemek istemez, kimbilir belki de söylemeye korkar)
daha anlatayım sana onları? yoksa tanıdın mı, buldun mu kim olduklarını?
ve artık atladığımız portreye dönebiliriz; sıra sana kendimi anlatmakta.. beni -ruh hastası olan beni- tanımaya, kim olduğumu bulmaya hazır mısın?
ben ailenin değerli ve en değersiz varlığı..
sana kendimi onların ağzından anlatacağım;
kocama göre " fikirlerim beş para etmez, ailemi kurtarma çabalarım boşuna.. aile yönetimini hiçbir zaman bana devretmeyecek, ve her zaman bizi kendi kararlarıyla yönetmeye, yönlendirmeye devam edecek. ve ben hep onun hasta fikirli karısı olarak kalıcam"
kör olan cocuğuma göre" fazla şey görüyorum. ama gördüklerime müdahale edemeyeceğimi kabul etmiyorum. ve bu bir aptallık."
topal olan çocuguma göre "koşmak için gücüm var ve öyleyse koşmalıyım"
dilsiz olan cocuğum ise bana bakışlarıyla "sen de konuşma, sus artık!" der gibi bir hale bürünüyor..
şimdi beni de tanıdın öyle değil mi? kim olduğumu ve yerimi buldun, öyle değil mi?
peki ben bizi anlatırken sen sizi bulabildin mi? alkolik kocamı, kör, topal ve dilsiz çocuklarımı ve hastalıklı beni tanırken,; bizden çok da ötelerde yaşamayan başka büyük bir aileyi görebildin mi?
&&&
beni sonuna kadar dinledin, öncelikle bunun için sana teşekkür ederim. sana ailemden ve ülkemden portreler sunmaya çalıştım. tüm b u anlattıklarıma anlam verememiş olabilirsin yada katılmıyor olabilirsin. böyle bir durumda değerli vaktini aldığım için özür dilerim.(bunu içtenlikle söylüyorum, çünkü bana göre herkesin vakti değerlidir)
ama öte yandan şayet tüm bu dinlediklerinden sonra bana katılıyorsan; kendimi sana soru sormaktan alı koyamam:
"sen büyük ailenin nesisin?"
bitmiş bu anlamsız kapışma. ne güzel, dost olmuş hepsi. öğrenmişler ki; hepsi aynı ananın çocukları aslında. yok bir ayrım bir ırk ile diğeri arasında aslında. ve sonra sormuşlar kendilerine; niye bu savaşlar o zaman, niye bu dert, tasa, mutsuzluklar? sonra vazgeçmişler birbirlerini amansızca öldürmekten..
bebekler şiirle gözlerini açar olmuş dünyaya. atılan bombaların çıkarttığı iç burkan seslerin yerini müzik almış. harita da çok yer kaplama hırsı bitmiş. doğal kaynakların içinde petrol, doğal gaz olduğu kadar sevginin de olduğu öğrenilmiş nihayet. gece çökünce huzur da çöker olmuş; vaktiyle gözyaşı yağan memleketlere.. kışı eskisi kadar soğutmaz, yazı da eskisi kadar yakmaz olmuş bu büyük diyarın.. eller uzanmış yine başka ellere ama bu kez silah taşımadan. dostluklar paketlenip, postalanmış her bir şehre, kasabaya, haneye.. yürekler ölüm korkusundan çok daha başka şeyler -güzel şeyler- için çarpar olmuş. gökyüzü yeryüzüne, yeryüzü de gökyüzüne aşık olmuş. kenetlenmişler birbibrine ayrılmamak üzere. bir zamanlar fısıltıyla söylenen sözler, bugün en büyük harflerle yankılanır olmuş. herkesin diline, yüreğine dolanmış en güzel kelime ; "barış"
.
.
.
uyanmışım birden bu güzel rüyadan.. hala etkisindeyim..rüyaydı biliyorum, gerçek değildi ama daha önce de çok rüyam gerçek olmamış mıydı? peki bu neden gerçek olmasın ki?
&&&
inanırsak ve çabalarsak neden gerçek olmasın ki?
eski bir radyo, radyoya sıkıca sarılmış yarı çıplak bir kadın, kadının etrafına saçılmış çok sayıda kitap, tepede bir zeytin ağacı, ikiye bölünmüş gökyüzü, bir yarısında şimşekler ve karanlık diğer yarısında güneş ve aydınlık, biraz ötede yağmura aldırış etmeyen küçük bir topluluk, ve etraflarına dağılmış durgun bir bitki örtüsü.. herşey siyah-beyaz..
ilk bakışta anlamsız geliyor insana. ama baktıkça demleniyor, baktıkça mana kazanıyor.. kendimi ressamın yerine koyuyorum ve anlamaya çalışıyorum.
herşey kadında başlayıp bitiyor diyorum kendime, herşey kadında.. birden gözümün önünde küçük bir kız canlanıveriyor. babasından şiddet görmüş, bir süre sonra okumasına izin verilmemiş, evine odasına hapsedilmiş, düşüncelerinin önü kesilmeye çalışılmış küçük bir kız. neden sonra, bu radyo ve kitaplar kıza ait olmalı diye karar veriyorum. ve "küçük kız mücadeleyi bırakmamış, yasaklamalara boyun eğmemiş, hep direnmiş" diye geçiriyorum zihnimden. isyan günlerinde radyosuna sarılmış, kitaplarına sığınmış diye düşünüyorum. sonra birden kız büyüyor ve resimdeki kadın oluveriyor. seviniyorum; direnişi başarıyla sonuçlandı, yılmadı, vazgeçmedi diye.. ama sonra kafamda bir soru beliriyor; neden çıplak? ve gözüm kadının vücudundaki yaralara ilişiyor ansızın. ne kadar çok yara almış. sonra birden heyecanlanıyorum; yaralara ragmen ayakta kadın. üstelik beyninde ve kalbinde tek bir yara izi yok. "ne güzel" diye geçiriyorum içimden. ama hala soruma yanıt yok; neden çıplak bu kadın? zorluyorum kendimi.. ressam yaraları göstemek için çıplak çizmiş olacak herhalde diyerek geçiştiriyorum, ama pek tatmin etmiyor bu da beni..
sonra gözüm kadının çevresindekilere ilişiyor. "peki ya bunlar ne?" diye soruyorum bu kez kendime.. ve sonra onların da kadının inançları olabileceği hissine kapılıyorum. mesela şu tepe.. ne olabilir onun manası? türetmeye çalışıyorum; tepe, zirve,yükseklik, gökyüzü, özgürlük.. evet evet özgürlük. hem tepenin üstüne bir zeytin ağacı çizmemiş mi ressam? tastamam uyuyor işte, zeytin agacı taşıyan bir tepe; barış taşıyan bir özgürlük..
sonra yagmur altındaki şu küçük insan topluluğu, peki ya bunun manası ne? biraz düşününce onların da kim olduğunu anlıyorum; kadının örnek aldıkları bunlar, başka kimse olamazlar ki.. bir anda topluluğun ortasındaki bir adam bana göz kırpıyor. nasıl olur böyle birşey diyorum ve dikkatlice bir kez daha bakıyorum, o yine göz kırpıyor, tablodan uğultular geliyor sanki.. neden sonra tanıyorum ortadaki adamı; en çok inandıklarımdan biri bu adam.. özgürlüğü, barışı dilime dolayanlardan biri..
derken gözlerim ikiye bölünmüş gökyüzünü yakalıyor. bunun manasını çok iyi biliyorum. aydınlık ve karanlık.. birbirine taban tabana zıt iki olgu.. çok şey çıkarıyorum gökyüzünden, sonra birden kendimden birşeyler buluyorum onda; iyi ve kötü, çirkin ve güzel, siyah ve beyaz.. hep yan yana olmak zorundalar, çünkü ancak o zaman varlıkları anlam kazanır. çünkü ancak o zaman sıfıra ulaşırlar..
peşi sıra resmin geriye kalanındaki durgunluğa bakıyorum. "toprak düşünüyor, börtü böcek fikir üretiyor. tüm bu sessizlik ondan" diye düşünüyorum bu kez. ve hayatımda ilk defa sadelik hoşuma gidiyor. ilk defa sessizliği seviyorum.
derken yine kadına odaklanıyor gözlerim. demin gözden kaçırdığım birşeyi fark ediyorum ve yeniden heyecanlanıyorum. kadın çıplak! çıplak çünkü kurtulmuş esaretten. çıplak çünkü fikirlerini saran hayaletlerden arınmış. üstündeki tüm yükleri atmış..
objelere mana yüklemekten yoruluyorum, ama gözlerim renksizlige fazlasıyla alışmış durumda. başta beni yoran siyah-beyaz, şimdi dinlendiriyor. yormak ve dinlendirmek; tıpkı siyah ve beyaz gibi diyorum, hafiften gülümsüyorum. neden siyah- beyaz çalışmış olabilir ki ressam? aklımdan çok şey geçiyor. "iyi ve kötü iç içe". ve yine kendimi buluyorum tüm aklımdan geçenlerde. yine "ben" diyorum sadece..
sonra yorgun gözlerimi ve aklımı çekiyorum resmin üzerinden. gülüyorum kendime içten içe.. ne çok şey ürettin birkaç dakikada. oysa kimbilir ressam neler düşünüyordu onu yaparken.. sonra "senin düşündüklerinden çok çok farklıdır kesin, boş yere uydurdun bunca şeyi" diye hayıflanıyorum biraz..
neden sonra gözüm ressamın imzasına takılıyor. adını yazmamış, başka birşey yazıyor imza yerine.. şaşırıyorum ve daha dikkatli bakıyorum. zorlanıyorum biraz ama çözüyorum yazılanı.. tamamlanmamış bir cümle ve bir tarih;
Özgürlük ve Esarete dair..
1980
epeydir bir koku almak istiyorum, bulamıyorum istediğimi bir türlü. hani şöyle buram buram özgürlük kokan bir koku.. kaç dükkan gezdim, cevap hep aynı "yasak, satamıyoruz". bir yerde buldum, ya da buldum sandım, taklitmiş meğer.. sinmedi içime hiç, bıraktım onu da. "niye yasak?" diye soruyorum gittiğim her yerde, ama cevap alamıyorum. ya bilmiyorlar gercekten ya da söylemek istemiyorlar.
araştırdım ben de; ne yapar bu özgürlük kokusu da yasaklanır diye..
özgürlük kokusu dediğin şey ozon tabakasını delmiyor ki, yada bir bebeğin solunum borusunu tahrip etmiyor ki.. içinde inanç tozu, hürriyet esansı ve coşku solusyonundan başka hiçbirşey de taşımıyor ki.. ama böyleyken yasaklanmış işte. anlam veremedim bu duruma..
şehrin en büyük kütüphanesinin arşivlerini karıştırdım, bulmak umuduyla yasaklayanı.. öğrenemedim kimin neden yasakladığını ama başka şeyler öğrendim; dediklerim hep bu kokuyu kullanmış. bunu da öğrendikten sonra daha bir çok istedim onu bulmayı.. birkaç yer daha gezdim ama cevaplar hep aynı, hep "yasak!!"
yorulmuşum bu uğraş içinde, az uyuyayım dedim, yatağıma uzandım. ama içimdeki öyle zorladı ki dayanamadım, kalktım açtım pencereyi. hafif, hoş bir koku girdi açık olan camımdan içeri.. aradığım mıydı bu? camın önünde buldum kendimi ve dışarı uzattım kafamı, anlamak için.. rüzgar fısıldadı kulağıma ;
"geldim!"